Bu sayfayı ziyaret
eden kişi sayısı
|
|
ASKER ve SİYASET Asker ve siyaset ilişkileri Türkiye’nin gündeminin ilk maddesi haline gelmiş durumdadır. Son 50 yıldır bir taraftan 4 büyük askeri müdahale diğer taraftan yine askerin siyasete her an karışmasından dolayı çok acılar ve sıkıntılar çekmiş Türkiye için bu durum olağan bir durumdur. Belki niye daha önce gündeme gelmedi diye sormak gerekebilir. Asker ve siyaset ilişkileri Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasının da bir hukuk devletine sahip olabilmesinin de önündeki en büyük engeldir. Bu konuda bir şeyler söylemek, doğru ve yanlışı birbirinden ayırabilmek için son 50 yılla yetinmeyip Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerine kadar geri dönmemiz icap edecektir.
Prof Halil İnalcık’a göre Osmanlı Devleti’nde ilk askeri müdahale veya Yeniçeri ayaklanması yanılmıyorsam 1442’de Edirne civarında Buçuktepe denilen mevkide cereyan etmiştir. En güçlü padişahların döneminde bile Yeniçeri’nin durumu, hoşnutsuz olup olmadığı her zaman için padişah ve devlet ricalini yakından ilgilendirmiştir. Bu hususun Osmanlı Devleti’nin gündeminde ne kadar yaygın ve yoğun bir şekilde yer aldığını aşağıdaki şu anekdotla anlatalım.
Divan-ı Hümayun’un üyeleri her gün sabah namazından önce bir araya gelirler, birlikte sabah namazını kılıp kahvaltıyı da birlikte ettikten sonra Divan-ı Hümayun toplantısına başlarlardı. Bu toplantı tam açılırken büyük bir kavanoz içerisinde akide şekeri gelir ve bütün üyelere ikram edilirdi. Eğer Yeniçeri ağası vezir payesine sahipse ve böylece Divan-ı Hümayun üyesiyse bu şekerleri bizzat kendisi dağıtır ve dağıttırırdı. Yok eğer Yeniçeri ağası vezir olmayıp Divan-ı Hümayun’un dışındaysa onun görevlendirdiği adamlar Divan-ı Hümayun’a gelip bu akide şekerlerini Yeniçerililerin ikramı olarak Divan üyelerine sunarlardı. Akide şekerinin Yeniçeriler adına taşıdığı mesaj çok basitti “Yeniçeri’nin ağzının tadı yerindedir, rahat rahat toplantınızı yapabilirsiniz”.
Nice Sadrıazamların hatta padişahların kelleleri bu Yeniçeri ayaklanmaları sonucunda gitmiştir. Çok acı ve dehşet dolu olaylar yaşanmıştır. En tüyler ürperticisi Genç Osman’ın tahttan indirilişidir. Bu münasebetle cereyan eden olayları Osmanlı tarihçileri Haile’yi Osmaniye yani Osmanlı’nın trajedisi diye adlandırmışlardır. 18. yüzyılın aşağı yukarı ikinci yarısına gelindiği vakit iki husus çok belirginleşmişti. Birincisi Yeniçeriler bir askeri güç olarak Batı’nın modern orduları önünde bir başarı gösteremiyorlardı. Batı tarzında yetiştirilmeye de direniyorlardı. Diğer taraftan ikide bir ayaklanarak veya en azından huzursuzluklar çıkartarak devletin işleyişini çarpıtıyorlardı. Her iki sebepten dolayı da yeni bir ordu kurmak devletin en üst kademelerinde bir numaralı mesele haline gelmişti. Bunun yanında olanlar olduğu gibi bunun karşısında olanlar da vardı. Özellikle de Padişahlar hem genel manada batılılaşmanın hem de yeni bir ordu kurulmasının taraftarı idiler. III. Selim bunun en belirgin örneğiydi. O başarılı olamadı. Yeniçeriler önce onu tahttan indirdiler, daha sonrada katline sebep oldular. Aynı şeyi II. Mahmut için de yapacaklardı ki bunda başarılı olamadılar. Padişahlığının daha ileriki bir döneminde II. Mahmut Asakiri Mansure-i Muhammediye adı altında yeni bir askeri güç teşkil etti ve bir Yeniçeri ayaklanmasını fırsat bilerek bu ocağı kökten kapattı. Osmanlı tarihçileri buna Vaka-i Hayriye, yani Hayırlı Vaka dediler.
Hem padişah hem sivil bürokrasi artık askerin siyasete karışmasını asla istemiyorlardı. Yeni bir ordunun böyle bir terbiye ve alışkanlık içerisinde yetiştirilmesi için büyük gayret sarfedildi, tedbirler alındı. Abdülmecid ve Tanzimat döneminde bütün bunlar iyice pekiştirildiler. Abdülaziz döneminde de durum böyle devam etti.
Ama sadrazam Hüseyin Avni Paşa Abdülaziz’e bir askeri darbeyle tahttan indirerek bu geleneği bozdu. Arkasından Osmanlı-Rus Savaşı patlak verdi. Biz 1877’de Bosna-Hersek ve Rumeli’nin büyük bir çoğunluğunu maalesef kaybettik. O yıl tahta çıkan ve 33 yıl tahtta kalan Abdülhamit’te 1908’de asker tarafından II. Meşrutiyet’i bir askeri müdahale sonucunda ilan mecburiyetinde bırakıldı. Takip eden yılın 31 Mart’ında da Abdülhamit İttihatçıların bir darbesiyle tahttan indirildi. Ne kadar acıdır ki Abdülaziz’e yapılan hükümet darbesi nasıl Rumeli’nin büyük bir bölümünün elimizden çıkmasına sebep olmuşsa Abdülhamit’e yapılan darbenin yine hemen sonrasında bu sefer bütün Balkanları kaybettik. Edirne bile Bulgarların eline geçmişti. Daha sonra zorla kurtardık.
Balkan Savaşı’nda bir kolordumuz tek bir kurşun atmadan Tekirdağ’dan İstanbul Çatalca’ya kadar hiçbir emir almadıkları halde ricat etmişlerdi. Orduda tam bir disiplinsizlik hakimdi. Bunun sebebi de askerin İttihatçılar ve Halakâran-ı Zabitan olarak ikiye ayrılmalarıydı. Kısacası ordunun siyasileşmesi idi.
Bu ikilik giderilip ordu disiplin altına alınınca Balkan Savaşı’ndan 2 yıl sonra aynı ordu Çanakkale’de adeta büyük bir mucize meydana getirdi. 1918’de I. Dünya Savaşı’nı kaybettik, Mondros Mütarekesi’ni imzaladık. Kısa bir süre sonra galip ülkeler Anadolu’yu işgale başladılar.
Anadolu’nun birçok vilayeti bu işgallere karşı sessiz kalmadı. Bir taraftan Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmaya başlanmıştı. Söz gelimi İzmir Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Mondros Mütakeresi’nden 1 gün sonra kurulmuştur. Ayrıca birçok ilde yerel kongreler toplanmaya başlayacaktı. 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’i ve hemen arkasından 27 Mayıs 1919’da Aydın’ı işgal etmişlerdi. Aydın’da Yunan işgaline karşı hemen bir silahlı mukavemet hareketi oluşmuştu. Tam da bu sırada Mustafa Kemal ordu müfettişliği göreviyle deniz yoluyla Samsun’a oradan da Doğu Anadolu’ya geçmek üzere yola çıkmıştı.
Devam edecek...
6 Şubat Cumartesi günü: CUMHURİYETİ ASKERLER Mİ KURDU?
www.habertaraf.com
Arşiv
|
|